turancevik @ gmail.com

İlkbahar yani gül mevsimindeyiz. Gül, ilkbaharda goncadır, yaza varmadan açar, sonbahar da dökülür zülüfleri, sararır beti benzi. Kış olur beyaz kefenine sarılır ve toprağa düşer. Ayrılık hasretine dayanamaz ve her seferinde yine yeniden dirilir kalkar ayağı. Her seher vakti açar avuçlarını gökyüzüne, dua eder, kokusuyla haber salar maşukuna.  Maşukunu bulamamış âşık, dikenleriyle batar gayrısına.

Büyük şair Yahya Kemal Beyatlı “Rindlerin Ölümü” şiirinde:

-“Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter “diyor. Gülden haberdar olan bülbül, seher vaktini beklemeden her gece konar gülün dalına. Aşkından gözü kördür, bakmazmış dikenine, gayrısına. Feryadı figan eder, gülün açmasını beklermiş. 

Bu bekleme anında bazen uykusuna yenik düşer, gülün açılışını görmeye mazhar olamazmış. Gül’ünü bulamamış, görememiş bülbül yaşayan ölüdür derler. Her gün ölmektense bir gün bülbül, uyumamak için gülün dikenlerine böğrünü dayamış ve seher vaktini beklemiş. Gülün dikenleri bülbülün böğrünü delmiş ve akan kanı beyaz olan gülü kırmızı güle çevirmiş. Bu yüzden bülbül bir aşk şehididir. Kırmızı gül bu yüzden aşkın sembolüdür.

Her seher bir gül olup açmakta hoş, her gece bir bülbül olup ötmekte hoş. Fakat en güzeli, seher vakti gülün açışı ile bülbülün ötüşünün kucaklaşmasıdır. Gülüne kavuşmuş bülbülün, birbirleriyle hasbihal etmesidir.

Benim gibi ilkbaharı yazda, yazda kışı görenler için gülü tanımak, ömrümüzün sonbaharında vasıl oldu. Beyaz örtü altında, kefenine sarılmış uyuyan gülü uyandırmak ve tanımak mümkün olmadı. Her gece hasretlerimizi, kar tanelerine yazıp gönderdik. Bahar olur, gül açar, dirilir, uyanır diye. Meğer kar taneleri Gül’ün kefeniymiş. Sesimiz, kirpiklerimizle birlikte, zemheride, karakışta dondu. Mart ayı dert ayı zaten. Mart ayından korktuğumuzdan daha çok April ’in beşinden korktuk. Mayıs’ta karanlıkta kaldık. Haziran’da buzlarımız erimeye başladı. Ağustos’ta kış kapımızı çaldı. Güle, çiçeğe, ağaca hasret büyüdük. Gül büyütemedik bahçemizde. Göçmen kuşlar geldi ama Bülbül’ün yolu düşmedi bize, memleketimize. Bülbülün aşk nağmelerinden derleme yapamadık. Gülden bir nefes alıp, güle bir nefes veremedik. Gülün başında oturup, içimizi dökemedik. Gülün aşk kokan yaprağına bir buse konduramadık. Ne gülü tanıdık, ne aşkı tanıdık.

Dağlarımızda çiçekler açtı, hepsi doğaldı ama yabaniydi. Bizi de kendine benzetti. Gün oldu nevruzla dirildik, papatyayla bezendik, nergisle serpildik. Don vurdu, kolumuzu kanadımızı kırdı. Dağlardan soğuk gözelerden, kana kana su içtik. Seke seke dağ bayır aştık. Âmâ içimiz, yüreğimiz bir türlü ısınmadı. Gül başkaydı. Bilemedik, gülün, rengini, kokusunu. Onun için kanatlanıp uçamadık. Konamadık bir gülün dalına. Şakıyamadık, sevdiğimize sevgimizi söyleyemedik, utandık. Bir yüreğimiz olmadığından değil, bir şarkımız olmadığından, beste bilmediğimizden şakıyamadık.

Ömrümüzün sonbaharında, gülü tanıdık, güle dair türkülerimiz oldu. Şimdi sanki türkülerimiz daha bir gönül bağlayıcı, yürek dağlayıcı oldu. Bu yüzden olsa gerek çok uzaktan da gelse gülün selamı, bir çift kanat olur gülün kokusu. Ruhunu taa masiva’ya alır götürür. Dikenleri olsa da her seher bir gül açar, dikenleri batsa da her gece bir bülbül öter. Kırmızı gül, güzeldir. Bahçenizde gül eksik olmasın .”Gül’ü seven dikenine katlanır.”